"Geçici hayatın amaçlarını, tekamülü yaşamakla sulamak ve filizlendirmek ve insan şahsiyetini ebediyete yolculukla sonuçlandırmak yaşamın idealidir."
İdeal Yaşam
"Bilinçli bir sıçrayıştır, bu sıçramanın içindeki tüm aşamalar bir başka aşamaya geçmek için basamak oluşturacaktır. Ezeliyet pınarından kaynaklanan, sonsuzluk yolunda yürüyen ve ebediyeti amaçlayan insani şahsiyet bu sıçrayışın öncülüğünü yapacaktır."
Bu ebedî hakikatin esintisi varlık gerçeğinin cemal, güzellik ve sevgi okyanusunu dalgalandırıp maddi ve manevi tekamülün inişli-çıkışlı yoluna ışık tutacaktır.
Bu tanıma göre Moris Meterlink gibi düşünürlerin ne de büyük hata yaptıklarını ve insanı kendi benliğinden ne kadar uzaklaştırdıkları yanlışını da açıkça görmekteyiz.
"Evrene hâkim olan sistematikte değişimin mümkün olmadığını ve hiçbir gücün bunu gerçekleştiremeyeceğini bildiğimiz hâlde yakarış ve duanın bir şeyleri değiştireceğini nasıl söyleyebiliriz." derken, sanki evrene hâkim tüm yasaları, evrenin alt yapısındaki düzen ve kanunları, üst yapısındaki sistematiği tüm boyutlarıyla tanıyor-larmış gibi konuşuyorlar hatta tüm evreni bunlar yarat-mış gibi söz ediyorlar. Evren bir taş parçası gibi görünüşte cansız ve ruhsuz bir nesne mi ki onun değişmeyeceğini buna göre kanıtlayalım?
Evren soğuk bir taş ya da demir parçası değil ki onun soğukluğunu sıcak nefesimiz değiştiremesin?
Evren her an kendi içinde değişim yaşayan bir varlık bütünüdür ve bu değişim an be an yaratıcıdan feyezan eden feyizle ayakta durmaktadır.
Tabiatla iç içe yaşayan Einstein ve Newton gibi dahiler tabiatın bir önceki hâliyle şimdiki hâlinin farklılaştığını ve her an yeni bir varlıkla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini kanıtlamış ve onaylamışlardır.
Bu değişim varlık âleminin değişmez yasasıdır. Her an oluşan yeni hareket ve fenomenler evrene hâkim olan gerçek bir sistematiğin habercisi olup bu değişen fenomenler bazen bir öncekiyle benzerlik taşır bazen tamamen farklılaşarak hayat yolculuğuna devam etmektedir. Buna göre tabiatta gelişen ve oluşan nedenler hal-kasından biri de neden dua ve yakarış olmasın ki?
Yakarış, madde dünyasında doğal neden olarak etken olabileceği gibi, her ruhsal faaliyet de kendi çapında nitelik ve nicelik olarak etki edebilir. Ruhsal faaliyet olarak oluşan yakarış, metafizikten güçlü bir pozitif güç alarak doğal değişim sistematiğine ters düşmeyecek değişimlerin gerçekleşmesinde pay sahibi olabilir.
Herhangi bir nesneyi ben kendi irademle yerinden alıp başka bir mekana taşıdığımda evrenin düzenini boz-muş mu oluyorum? Elbette hayır.
Her değişimin, önceki düzenine aykırı olacağı doğrudur ama evrenin genel düzenine asla bir zarar verme-yecektir.
"Allah'ın tüm olayları detaylarına kadar bildiği, gizli ve ayan olan her şeye alim olduğunu bildiğimiz ve inan-dığımız hâlde dua ve yakarışın ne anlamı olabilir ve neyi değiştirebilir? Allah'ın ilminde zaten her şey var!"
Böyle düşünmek aslında ham bir düşüncenin ürünüdür; çünkü Allah'ın tüm ihtiyaçlarımızı bildiği hâlde neden kendi irademizle çalışıp rızk peşinde koşuyoruz, toprağı işliyor, birçok değişimler meydana getirerek ürün elde ediyoruz; tüm bunları biz istemeden Allah ya-ratamaz mıydı?
İnsanın yararına olan maddî tüm unsurlarda insanın çalışması ve çaba harcaması nasıl doğru ve doğal bir eylemse tabiat ötesine nüfuz etmek ve yücelmek için de muhakkak ki bir çaba gereklidir işte dua ve yakarış bu çabanın adıdır. Dolayısıyla tüm değişimlerin Allah'ın bil-gisi dâhilinde olması bizi çaba göstermekten alıkoymamalıdır.
Aslında Allah'ın bilgisinde olan benim irademle çalışmam ve gereksinimlerimi karşılamamdır.
Ayrıca unutulmamalıdır ki tüm dua ve yakarışlar dış dünyada bir değişim oluşturmak için değil daha önce de değindiğimiz gibi kimi insanların dua ve yakarışı dış dünyayla alakalı olmayıp tamamen yüce yaratıcıyla kendisi arasında bir bağ kurmak için yapılıyor. Bu aşamadaki insanlar dua ve yakarışla cennet kazanmayı yada cehennemden kurtulmayı bile amaçlamazlar.
Muvahhitler önderi İmam Ali (a.s) şöyle diyor:
Allah'ım! Cennetine tamah için değil kulluğum ve azabından korktuğum için de değil ibadetim ancak senin yüceliğin karşısında kulluk gereğidir dua, yakarış ve ibadetim.
Dua ve yakarış bu yüceliğe ulaştığında, insan kendi sonsuzluğuna yani ruhsal alanda yeteneklerinin sınırsızlığına vakıf olur böylece sınırsız ve sonsuz yaratıcının varlığıyla rabıta kurabildiyse yaşamında hiç tatmadığı doyumsuz hazlara varacaktır.
Buna göre icabet edilmediğini zannettiğimiz duaların boşuna olmadığını da anlamış oluyoruz çünkü yalvarış ve yakarışın kendisi mahbuba ulaşma konusunda bir ilerleme ve hasıl olan yüce bir kemaldir.
Adamın biri çok dua edermiş ve dualarının icabet edilmediğini görünce artık dua ve yakarışı terk etmeye karar vermiş ancak rüyasında Hz. Hızır'ı görmüş. Bu olayı bakın Mevlana Celaleddin Rumî nasıl anlatıyor:
Dedi: Neden anmayı terk ettin sen?
Ondan mı incindin pişman oldun?
Dedi: çağırdım ancak cevap gelmedi,
Korkarım kapıdan almasın beni.
Dedi Hızır Allah bana vahyetti
Sınanan sana söylememi emretti
Senin yakarman benim icabetimdi,
Yanman, kavrulman, derdin elçimdi.
Bana yakarmanı ben istemedim mi?
Adımı anıp durmanı ben istemedim mi?
Yakarışın senin ve de çare araman,
Ayak bağlarını çözen buydu her zaman.
Senin aşk derdi çekişin lütfümün işareti
Her "ya Rab" deyişin, icabetin işareti.
Victor Hugo dua ve yakarışın manasını şöyle tasvir ediyor:
Namaz,
Namaz kılıyorlar.
Kimin için?
Allah için.
Allah için namaz kılmak! Nedir bunun anlamı?
Acaba bizim dışımızda bir sonsuz var mıdır?
Bu sonsuz kalıcı ve fani olmayan varlıktır ve son-suzluk onun zatı gereğidir.
Sonsuzluk O'nun zatı gereği olduğu için de o, şuur ve bilinç sahibidir çünkü böyle olmasaydı orada sonlanırdı hâlbuki biz sadece mevcut olma tasavvurundan başka bir şeyi kendimize nispet vere-miyoruz.
Başka bir deyişle, acaba bizim bağlı olduğumuz mutlak varlık değil mi O?
Bizim dışımızda var olan bu sonsuzdan başka bir sonsuzluk da içimizde değil mi?
Bu sonsuzların biri diğerinden daha üstün değil mi?
İkinci sonsuz birincinin altında değil mi?
İkinci sonsuz şuur ve bilinç sahibi değil mi?
Düşünüyor mu? Seviyor mu? Ve istiyor mu?
Bu iki şuur ve bilinç sahibi sonsuz, muhakkak ki istemek için bir aslolana sahiptirler. Buna göre, yukarıdaki sonsuzda bir "ben" olduğuna göre, bir "ben" de aşağıdakinde vardır ve bu istemeğe vesile olan o asıldır. İşte aşağıdaki "ben" candır, yukarıdaki ise Allah.
Aşağıdaki sonsuzu tefekkür bağıyla yukarıdaki sonsuza bağlamak namazdır ve yakarıştır.
Bu cümlelerden sonra sanki Hugo, Meterlink'in mek-teptaşlarını muhatap alarak şöyle devam ediyor:
İnsanın doğasından bir şeyleri koparmayalım, koparmak kötüdür çünkü elimizden geliyorsa yanlış uygulamaları ıslah edelim ve doğru şekillendirelim.[1]
Evet, insan ruhunda var olan tanrıya inanma eğilimini ondan alamayız, almamalıyız da. Biz bu eğilimleri ıslah etmeye ve bu duygulardan nasıl yararlanmak gerektiğine dair fikir üretmeye gayret edersek ideal yaşam için olumlu bir adım atmış oluruz.
Hakikatleri tersyüz edip halka farklı yansıtmak ve olumsuzluklar oluşturmak çok kolaydır bunları yapabilmek için düşünmeye bile gerek yoktur. Ancak bir düşünürün şahsiyet ve yüceliği öğrenmek, öğretmek ve öğrendiklerine yetinmemektedir. Bir de bildikleriyle yakaladığı geçici şöhret ve yapay saygınlığı yücelik aracı olarak kullanıp ilim ve felsefeden habersizleri küçük görmemeli ve aşağılamamalıdır.
Elimizden geliyorsa başkalarına yaşam hedefi gösterip ideal yaşam için gerekli unsurları oluşturmaya mesai harcamalıyız.
Unutmamalıyız ki insanlığın geçmişteki uzun tarihi, insanın tanrıya eğilim duygularını unutturmaya izin vermemiş ve bunu yapmaya çalışanları yalanlamıştır.
İnsanoğlu hangi sınıf ve derecede olursa olsun biliyor ki birkaç günlük yemek ve içmek dünyası geçicidir ve bunlar insana ideal bir huzur ve mutluluk getirmemiştir.
Mayzer, arkadaşlarından birine yazdığı mektupta şöyle yazıyor:
Dua hakkında görüşlerimi sorman beni son derece mesrur etti, söylemeliyim ki ben bu konuya derinden inanıyor ve bağlıyım. Önce bu konuda gerçeklerin neler olduğunu bilmeliyiz? Bilmeliyiz ki yaşadığımız dünyada madde âlemini çok derinden etkileyen bir de mana âlemi vardır, bu âlemden madde âlemine akan yoğun bir maneviyat vardır, bu maneviyat madde âlemini koruyan ve ruhumuzu diri ve aktif tutan güçtür. Bu gücün bize akışı da değişkendir aynen yemek ve içmenin bedenimizde ki değişken etkisi gibi.
[1]- Sefiller